|
Mübadillerde Sosyal
Yaşam
Samsunlu Mübadiller, etnik olarak Anadolu Türkleri ile
hemen hemen aynı köklere dayanırlar. Bu nedenle gelenek görenek ve
sosyal yapı olarak yerli halkla aralarındaki farklar nüanslara dayanır.
Bu nüanslar da çok kültürlü ve çok dinli bir bölgede yüzlerce yıl
yaşamış olmanın toplumsal izleri ile açıklanabilir. Yabancı ve dikkatsiz
bir göz, yerliler ile mübadiller arasındaki bu ince ayrımları kolayca
tespit edemez. Bu farklı renkleri, yıllarca beraber yaşadıkları için
yerli Samsunlular ayırabilir; ancak bu farkları birebir ortaya koymak
için daha sosyolojik bir bakış açısıyla araştırma yapmak gerekir.
Mübadillerin Yerleşim
Alanları
Mübadiller, diğer vatandaşlarımıza göre evlerini birbirine
yakın kurarlar. Uzaktan bakıldığında, bir mübadil köyünü bitişik
bahçelere sahip evleri görür görmez ayırabilirsiniz. (Çoğunlukla doğu
Karadenizlilerin evleri son derece birbirinden uzaktır. Yerlilerin
evleri ise nispeten birbirine daha yakındır ama mübadillerin köyleri
birbiriyle iç içedir.)
Evlerin böylesine yakın olmasının birinci nedeni, Rumeli
tarafındaki yerleşim alanlarının Anadolu’dakilere oranla daha kentli bir
kimlik taşımalarıdır.
Rumeli köylerinde eskiden de tarım ve hayvancılık dışındaki
iş kollarından geçimliğini sağlayanlar varmış. Örneğin, nispeten bir dağ
köyü olan Muratlı’nın ortasında bir işlik olduğu ve burada bir ailenin
geçimini ustalık yaparak kazandığı anlatılır. Bulgaristan ve
Yunanistan’daki Türk köyleri incelendiğinde bugün de köylerde esnafların
olduğu, hatta kafeterya gibi Anadolu’da küçük kasabalarda hala
rastlanmayan iş yerlerinin bulunduğu görülür. Bir esnaf kültürünün
oluşması için yoğun nüfus, alışveriş kültürü ve usta-çırak bağının uzun
yıllar boyunca sürebilmesi gerektiği dikkate alınırsa, Balkan
Türkleri’nin çok eski tarihlerden beri kalabalık ve birleşik nizama
sahip köylerde oturduğu sonucu çıkartılabilir.
Samsun’a iskan edilen mübadillerin mesleklere göre dağılımı
incelendiğinde, arabacı, bahçıvan, manifaturacı, bakkal, kunduracı,
demirci, kebapçı, marangoz, limonatacı, cambaz, otelci, saatçi gibi bir
çok değişik meslek grubundan usta ve esnafın olduğu görülür. Bu ilginç
örnekler, mübadillerin Anadolu’nun yerli unsurlarına oranla çok daha
kentli vasıflar taşıdığını kanıtlamaktadır.
Balkan Türkleri’nin birleşik nizama sahip evlerden oluşan
yerleşim alanlarında oturmalarının en önemli nedeninin Balkan
topraklarının kanlı tarihi olduğu güçlü bir tezdir. Hristiyan ve Yahudi
komşuları ile yüzlerce yıl hiç kaynaşmayan Türkler, tarih boyunca gerek
bu yabancı unsurlardan kaynaklanan tehditler, gerekse devlet
otoritesinin zayıfladığı 19. yüzyılda iyice yayılan eşkıyalıktan
korunmak için birbirlerine yakın oturmayı tercih etmiş olabilirler.
Mübadele gibi son derece acı bir tecrübe sonrası bu yakın oturma
geleneğinin pekişmesine şaşırmamak gerekir.
Mübadillerde Aile
Yapısı
Aile, Türk-İslam toplumunun temelidir. Mübadiller için de
bu genel anlayış aynıdır.
Samsun’a yerleşen 1. kuşak mübadiller arasında büyükbaba –
büyükanne – erkek çocuklar ve gelinler, torunlardan oluşan geniş aile
yapısının yaygın olduğu bilinir.
Oysa, ilk mübadillerin aile yapısı incelendiğinde büyük
aile kavramının bu kadar yaygın olmadığı görülmektedir. Örneğin 1924’te
Ökse’ye yerleştirilen mübadillerin iskan defterine göre 132 hanede 476
mübadil vardır. Ailelerdeki fert sayısının 1 ile 8 arası değiştiği ve
ortalamanın 3,6 kişi civarında olduğu görülür ki bu neredeyse çekirdek
aile yapısının varlığını ispatlamaktadır. Ailelerin %69’u anne, baba ve
çocuklardan oluşmaktadır.
Çekirdek aileden büyük aile yapısına geçişin 1. kuşaklar
döneminde geliştiği görülür. Bunun nedenleri, emek yoğun bir iş olan
tütüncülüğün gelişmesi, mübadelenin yarattığı toplumsal psikoloji,
fakirlik nedeniyle yeni evlerin yapılamayışı ve arazilerin
parçalanmasının engellenmeye çalışılması olabilir.
İlk mübadiller arasında bayanlar arasında evlilik yaşının
13-15 arasında olduğu, erkeklerin ise biraz daha yaşlı evlendikleri
görülür. Çok eşliliğe ve akraba evliliğine rastlanmaz.
Mübadele sonrası yaygınlaşan büyük aile anlayışının 2.
Dünya savaşından sonra bozulduğu ve yeniden çekirdek aileye dönüşün
arttığı görülür.
Mübadele sonrası yerli nüfusla mübadiller arası
evliliklerin pek olmadığı anlaşılmaktadır. Mübadiller, kadına değer
vermediklerine inandıkları yerlilere kız vermek istememişler, yerliler
de kültürlerini çok yabancı buldukları Rumeli göçmenlerine karışmak
istememişlerdir. Ancak zamanla bu anlayış kırılmıştır. Bugün,
mübadillerin ve diğer unsurların büyük ölçüde karıştığı ve saf mübadil
olan 3. ve 4. kuşakların büyük ölçüde azaldığı görülmektedir.
Samsun’da yaşayan diğer etnik kültürler arasında “mübadile
kız ver, ama mübadilden kız alma” diye özetlenebilecek bir anlayış
vardır. Bunun nedeni, mübadil erkeklerinin eşlerine çok değer vermeleri
ve uyum göstermeleridir. Ailelerinden bu terbiyeyi alan mübadil
kızlarının ise, mübadil olmayan ailelere gelin gitmeleri durumunda,
kendilerini ezdirmeyen ve aileyi ilgilendiren meselelerde karar alma
sürecine katılmak isteyen duruşlarını devam ettirmeleri
yadırganabilmektedir.
Mübadil Evleri
Mübadillerin bir kısmı, ilk yerleşimlerinde Rumlar’dan
kalan evlerde iskan edilmişlerse de bu daha çok kent merkezinde
oturanlar için geçerlidir. Çünkü Rumlar ayrılırken bilhassa köylerde pek
sağlam ev de bırakmamışlardı. Sağlam kalan evlerde Türk mübadillerin
oturmayı pek istemedikleri de anlatılır. Bunun nedeni, Rumlar’ın
yüzlerce yıllık anılarının üzerine yeni bir yuva kurmanın psikolojik
zorlukları olduğu kadar “yavur evinde cin olurmuş” gibi batıl inançların
tesirleri olabilir.
Birçok mübadil köyü, Rum köylerinin çok yakınına kurulmuş
olsa da genellikle tam üzerine kurulmamıştır. Bazı köyler, Rumlar’dan
kalan kiliseleri camiye dönüştürmüşlerdir. Ancak Rum evlerine yerleşen
köylü nüfus pek azdır.
Mübadele sonrası mübadillere hükümet tarafından evler inşa
edilmiştir. Bugün çok azı ayakta kalan bu evlere cumhuriyet evi adı
takılmıştır.
Mübadillerin evlerinin altlarında “hane altı” denen ve
çoğunlukla hayvan beslemekte ya da tütün bastırmakta kullanılan bir
bölüm olur. Girişte bulunan ve çoğunlukla bir oda büyüklüğündeki geniş
koridor – antreye “hani” denir. Oturma odaları, “mağaza” diye
adlandırılır.
Mübadillerin “harim” dedikleri bahçede mutlaka çiçek
saksıları, meyve ağacı ve kara üzüm bağı gibi hem göz estetiğine hitap
eden hem de yaşam kalitesini arttıran izlere rastlanır. Mübadillerin
evlerinin temizliği ve bahçelerinin güzelliği, tüm yörede takdir edilen
bir özellikleridir.
Mübadillerde Komşuluk
İlişkileri
Mübadiller, birleşik nizam bahçelerde yaşamanın etkisi ile
komşuluk ilişkileri gelişmiş bir toplumdur. Komşu aileler, birbirleri
ile günlük hayatta sürekli yardımlaşırlar. Ayrıca, komşu evde yaşanan
her türlü özel güne kendilerininmiş gibi sahiplenilir.
Komşu evde düğün varken günler önceden yardıma koşulur, iş
güç azaltılıp komşuya yardım etmeye vakit ayrılır.
Cenazelerde de yine gündelik işler terk edilerek yardıma
koşulur, yemek pişirilir. Cenaze evine birkaç gün yatsı namazı sonrası
topluca gidilip kuran okumak adettendir.
Ağır hasta olan varsa komşuya geçmiş olsuna gidilir. Çok
yakın komşular, her gün en az bir kez ziyarete gelir.
Toplumun genelini ilgilendiren meselelerde imece kültürü
yaygındır. Birçok mübadil köyü, tüm yokluğa karşın okullarını devletten
katkı almadan yapmışlardır. Ayrıca köy yollarının açılması ve onarımında
imece yapıldığı bilinir.
Mübadiller, akşam evlerine getirdikleri tütün bohçalarını
genellikle birbirlerinin evlerine getirir, hem komşusuyla sohbet eder
hem de tütün dizerlerdi. Bir ailenin bohçası bittiğinde öbür aile,
diğerine yardım ederdi.
Mübadillerde Miras
Paylaşımı
Mübadillerde komşular arası arazi uyuşmazlıklarına çok
rastlanmaz; ancak miras paylaşımından dolayı aile içi arazi
anlaşmazlıklarına rastlanmaktadır. Bunun nedeni, aile reisinin henüz
sağken arazileri çocukları arasında paylaştırma geleneğidir. Aile
büyüklerinin yaptığı paylaştırmalar, çoğunlukla yasal mevzuata uyumlu
değildir. Arazilerin bütünlüğünü bölmeden tarlaları dağıtma anlayışına
karşın yasaların her bir tarlayı mirasçılar arasında paylaştırma
biçiminde oluşu, aile içi arazi uyuşmazlıklarının temel nedeni
olmaktadır.
Buna karşın mübadillerde çoğunlukla erkek ve kız çocuklara
eşit miras bırakma anlayışı vardır. Şüphesiz bunun da istisnaları,
bilhassa zengin yere gelin giden kızlara pay vermekte isteksiz davranma
ya da okuyan evlada daha az pay bırakma biçiminde olmuştur.
Mübadillerde Cenaze
Adetleri
Mübadiller ölüme geniş bir tefekkürle yaklaşır. Yüksek
sesle ağlamak, çığlık atmak, ağıt yakmak ayıplanır, hatta günah olduğu
düşünülür. Cenazelere mümkün olduğu kadar herkes katılır, önemli
kalabalıklar oluşur.
Mübadillerde köy mezarlıkları genellikle köyün oldukça
dışında ve yeşil bir tepenin üzerindedir. Mübadillerin en güzel
arazileri mezarlık yaptıklarını söyleyenler de vardır. Gerçekten,
Hasköy, Düvecik, Çırakman, Asarağaç gibi köylerin mezarlıklarının son
derece güzel manzaralı ve verimli yerlerde olduğu görülmektedir. Yine
köye çok yakın olmayan mezarlığa sahip olan köylerde, cenaze
namazlarının camide kılınmayıp mezarlıkta kılındığı görülür.
Sünni İslam ritüellerine titizlikle uyulan cenaze
merasimleri sonrası mezarın üzerini örten kürek, yeşil bir örtüye
sarılmış sürahiden dökülen temiz ve bol suyla mezarın üzerine akıtılarak
yıkanır. Ayrıca mezarın yanına hayvanların içmesi için su kabı konur, bu
kap yağmurda dolacak bir pozisyonda yerleştirilir. Cenazeden birkaç gün
sonra, Mezarların üzerine çiçek dikmek hala uygulanan bir gelenektir.
Ölünün eşyaları, fakirler arasında pay edilir. Ayrıca, ölü
henüz evinden çıkmadan devir denen bir işlem yapılır. Devir için camide
imam tarafından ölünün yakınlarından alınan bir miktar para elden ele
dolaştırılarak cemaat arasında dağıtılır. Bu paranın miktarı ölenin yaşı
ve mirası ile orantılı tayin edilir. Devirin amacı, ölenin kılamadığı
namaz, tutamadığı oruç gibi ibadetlerine karşılık bir çeşit kefaret
ödenmesidir. Ne kadar çok elden ele para çevrilirse o kadar makbul
olduğuna inanılır. Devir geleneğinin son yıllarda resmi atama ile
köylere gelen imamların telkini ile ortadan kalkmakta olduğu
görülmektedir.
Mübadillere Özgü
Bayramlar
Mübadillerin memleketten getirdiği geleneklerden birisi de
yöresel kutlanan bayramlardır. Bu geleneksel bayramlardan ilki, gölle
bayramıdır. 6 Mayıstaki hıdrellez günü kutlanan gölle bayramında, köy
halkı, evlerinden getirdikleri malzemeler ile hep birlikte gölle denen
ve mısır tanelerinin haşlanması ile elde edilen yöresel yemeği
paylaşarak yer. Gölle yemeğinin bir bölümü de muhakkak evlere geri
götürülür. Böylece bereketin artacağı düşülür.
Yöresel bayramlardan bir diğeri de koyu yoğurt bayramıdır.
Tütün çapası sırasında kutlanan bu bayramda, yine köy halkı evlerinde
pişirdikleri gağma denen pideleri ve bakraçlar dolusu yoğurdu camii
yanındaki yeşil ve düzgünce bir alana getirir. Yer sofraları serilir,
neşe içinde paylaşılan yiyecekler tüketilir.
Bir diğer geleneksel bayram da yaz aylarında ağustos ayı
içinde kutlanan dededağ bayramıdır. Bu bayramda, köy yakınlarındaki
ormanlık ve yüksekçe bir tepeye gidilir. Bir büyük baş hayvan kurban
edilir, etinden pilav da yapılır. Bayram günü sonunda topluca dua
edilerek Allahtan bereket ve yağmur dilenir.
Bu eski bayramların uzun yıllardır kutlanmadığını
söyleyebiliriz. Ancak, Mübadillerin çeşitli yerlerde yaptıkları
hıdrellez şenlikleri, etli kazan pilavı şenlikleri ve keşkek şenlikleri,
farkında olmadan bile olsa bu geleneklerin devamıdır. Ancak bu
etkinliklerin geleneksellikten uzaklaştığı, hatta siyasallaştıkları
gözlenmektedir.
Cumhuriyet Bayramı
Kutlamaları
Lozan Antlaşması ile Samsun’a gelen mübadiller, Atatürk
ilkelerine ve cumhuriyete kuvvetli bağlılıkları ile bilinirler.
Cumhuriyet Bayramı, özellikle Bafra merkez ve köylerinde herhangi bir
resmi katkı olmaksızın, tümüyle toplumsal bir refleks olarak sabaha
kadar süren eğlencelerle kutlanır. Her yıl yapılan bu kutlamalarda davul
zurna çalınır ve geleneksel oyunlar oynanır.
Sayıcı Geleneği
Sayıcı, mübadillerin memleketten getirdikleri kendilerine
özgü bir gelenektir. Sayıcı, her yıl yılın ekim ayı sonunda ya da kasım
ayı içinde bir erkeğin gelin kıyafetine girmesi ile başlar. Bir köy
düğünü tiyatral biçimde canlandırılır. Gelin kılığına giren erkek
öylesine kadına benzetilir ki bazı yaşlılar aslından ayırmakta zorlanır.
Gelinin yanında eski ortaoyunundaki kavuklu – Pişekar tiplemelerini
andıran kimseler de rol alırdı. Bu kişiler hem yaşlıları inandırmaya
çalışır, hem de köyün aktüel konularına ilişkin güncel espriler yapardı.
Bazen Arap, Laz, İmami Kambur ya da benzeri karakterler de görülürdü.
Gelinin oynatılması, gelini kaçırmaya kalkan birilerinin olması, buna
oyuncuların şakalarla dolu engel olma çabaları, gelinin bazen kendisini
kaçırmaya çalışana cilve yapması, sırtına saman çuvalı konan kambur
rolündeki kişinin sopalarla dövilmesi gibi durum komedileri
tekrarlanırdı. Sayıcı geleneğine katılan gençler, davul zurna eşliğinde
köyü dolaşıp para toplar ve teşvik görürlerdi. Sayıcıya çıkan gençlere
mısır, buğday, mendil gibi hediyeler de verilebilirdi.
Bugün Batı Trakya’da hala “deve geleneği” adıyla yaşatılan
ve uzunca bir seyyar merdivenin içine giren iki gencin üzerlerinin
örtülüp süslenerek deve yapılmasıyla başlayan bu gelenekte sayıcıda
bulunan tüm karakter ve şakalara rastlanmaktadır.
Sayıcı geleneğinin eskiden hangi köylerde yaşadığı ve hangi
yıllara kadar uygulandığı konusunda bir araştırma yok. Ancak Çırakman’da
1950’lere kadar uygulandığını hatırlayanlar var. Ökse’de yakın zamana
kadar uygulanıyordu. Karaperçinli gençler, birkaç yıl öncesine kadar
sayıcı geleneğini canlandırıyorlardı.
Bu geleneğin bazı köylerde sonradan görevlendirilen imamlar
tarafından kadın kılığına giren erkek karakteri nedeniyle hedef
seçildiği ve son bulmasının sağlandığı anlaşılmaktadır. Bugün Çırakman
civarında sayıcıyı hatırlayan orta yaş ve üzeri kuşakların genellikle bu
geleneği eleştirdikleri ve ayıpladıkları görülmektedir.
Mübadillerde Dini
İnanç
Samsunlu mübadillerin çoğunlukla Sünni Müslüman oldukları
ve bu inancın ritüellerini kuvvetle yaşattıkları görülür. Çok az bir
mübadil ailenin ise Bektaşi alevi olduğu ve daha çok Ladik, Amasya ve
Tokat gibi iç kısımlarda oturdukları görülür.
Bilhassa Kavala Medresesinden yetişen ve iyi yetişen bazı
yerel imamlara çok saygı duyulduğu görülür.
Mübadillerin en muhafazakâr olanlarının bile cumhuriyete ve
Atatürk ilkelerine güçlü biçimde bağlı olduklarına dair bir genelleme
yapmak mümkündür.
Mübadillerin yüzlerce yıl Ortodoks ve Yahudi kavimlerle
komşuluk etmelerine karşın dini anlamda hiçbir ortak ritüele sahip
olmadıkları aşikârdır.
Mübadiller, kurban ve şeker bayramlarına çok önem verirler.
Normalde pek ibadet etmeyen insanlar bile coşku içinde camilere doluşur.
Bayram namazı bitiminde yaşlılar, ellerini gençlere vermez, mutlaka evde
ziyaret edilerek bayramlaşmak isterler. Camiden ilk eve varan kişiye
yapılan köy baklavası kadınlar tarafından ikram edilir. Bayramlaşmanın
ardından hep birlikte coşkuyla kahvaltı yapılır.
Bayramlarda genç kızlar harman yerlerinde salıncaklar
kurar, köyün gençleri makul bir uzaklıktan genç kızları izlerler, bazen
şakalaşma amaçlı karşılıklı maniler atıldığı duyulur.
Köyün yaşlıları bile kendinden yaşlı olanları ziyaret
ederler. Makbul olan tatlı ise köy baklavası ya da lokumdur.
Ramazan aylarında mutlaka her köyde davulcu gezer, maniler
okur. Davulcu, her evin önünde durur, içeridekilerin uyanıp ışığı
yaktıklarını anlayınca öteki eve geçer. Bayram sabahı davulcular tek tek
tüm evleri dolaşıp bahşiş toplar. O yıl evlenen gelinler davulcuya
mendil verir, bu mendiller davulu süslemek için üzerine konur.
Romanlar
Mübadele sırasında Samsun’un bazı bölgelerine Roman kökenli
vatandaşların yerleştiği de bir gerçektir. Romanlar, renkli kişilik ve
gelenekleriyle hemen fark edilirler. Mübadillerin ekseriyetinden farklı
bir kimliğe sahip olsalar da Roman vatandaşlar, sosyolojik olarak
Mübadillerle birlikte hareket etme gibi bir toplumsal reflekse
sahiptirler. Bununla beraber, Romanların gelenekleri tümüyle kendilerine
özgüdür, uzun ve ayrı bir araştırmanın konusudur.
Mübadillerde Kız
İsteme
Mübadillerde eskiden beri diğer vatandaşlarımıza göre
gençlerin kendi aralarında görüşüp anlaşarak evlenmelerine sıcak
bakılır. İlk yıllarda kuşkusuz bu özgürlük bu kadar çok değildi. Ancak o
yıllarda bile, bir büyüğün (çoğunlukla da orta yaşlı bir yengenin)
teşviki, arabuluculuğu ya da önerisi ile iki gence konu açılır, bundan
sonra kız isteme sürecine geçilirdi. İki genci birbirine münasip görüp
bu konuyu açma işine “akıl etme” denirdi.
“Akıl etme” sürecinde delikanlı istekli davranır, genç kız
ise bir-iki nazdan sonra kesinlikle hayır dememişse arabuluculuk yapan
kadın, kızın bazı akrabalarına konuyu açar, genç kızın ve ailesinin
yavaş yavaş konuyu benimsemesini sağlamaya çalışırdı. Bunun ardından
delikanlı, ailesi ile görüşüp talip olduğu kızın ailesinden istenmesini
söylerdi. Delikanlı bu konuyu çoğunlukla önce kendi anasına açar, anası
babayla konuşup kızın istenmesine karar verilirdi.
Kız tarafına hayırlı bir iş için gelineceği bildirilirdi.
Kız istemek için genellikle baba, yanına köyün saygın büyüklerinden
birisini yanına alarak giderdi. Kız istemeye çoğunlukla delikanlı
götürülmezdi.
Kız istemek için pazar ya da Perşembe geceleri tercih
edilirdi. Pazar gecesine dernek gecesi denir ve bu gece yapılan işlerin
daha hayırlı ve bereketli olacağına inanılırdı. Perşembe gecesi, kutsal
Cuma günü öncesindeki gece olduğu için dinen makbul sayılmaktadır.
Kız istenmeden önce gelin adayı kızın getirdiği kahve eğer
şekerli ise genç kızın konuya olumlu baktığı değerlendirilirdi. Şekersiz
kahve ise olumsuz bir tavır olarak algılanırdı.
Kız isteme olayına “aramak” denirdi. “Ayşe’yi Hasan’a
aramışlar” denildiğinde Hasan’ın Ayşe’yi ailesinden istettiği anlaşılır.
Kız istendiğinde ilk defa hiçbir cevap verilmez. Sonra bir
müddet sonra tekrar gidilir. Aslında dünürcüler, bu sefer de bir yanıt
alamayacaklarını bilerek gelirler. Konu tekrar açılır, kız evi hiçbir
renk vermemeye çalışır. Genelde gecenin çok kısa bir bölümünde bu konu
konuşulup çoğunlukla başka konularda sohbet edilir. Bu defa, erkek
tarafından bazı bayanlar da kız istemeye gelirler, ayrı bir odada kız
tarafının bayanlarını ikna etmeye çalışırlar.
Üçüncü ziyarette artık bir cevap alınması ihtimali
güçlüdür. Bu arada arabuluculuk yapan kadın, genç kızın yakınlarından ya
da mümkünse kendisinden haber almaya çalışır. Bu arada konu köy içinde
duyulmuş olduğundan güncel tartışma konularından birisi olmuştur, konu
komşu kızın verilip verilmeyeceğine dair heyecanlı tahminler ve
spekülasyonlar yapar.
Üçüncü ziyarette kız ailesi, olumsuz bakıyorsa genellikle
katı bir tavır alarak dünürcülere bu işin olamayacağını söyler. Eğer
cevap olumluysa bu defa yanıt alma ihtimali güçlüdür. Genellikle talipli
uzak köyden ise yanıt bu defa verilir. Ancak bazen dünürcülerin bir kez
daha gelmek zorunda kaldıkları görülür.
Kız isteme sırasında erkek tarafından gelen bayanların
kilimlerin altına ve kapıların üzerlerine bakarak toz olup olmadığına
baktıkları, genç kızın temizliği için fikir sahibi olmaya çalıştıkları
söylenir.
Kız verildiğinde aileler toplanır ve sade bir törenle söz
yüzükleri takılır. Söz yüzüğünün takılması son derece önemli bir
olaydır, iki gencin evliliği için verilmiş güçlü bir yemin anlamındadır.
Sözlü kıza başkası talip olamaz, bu çok çirkin bir davranış kabul
edilir. Kızın başka talipleri varsa ümit keserler.
Eğer kız, delikanlıyı istediği halde ailesi tarafından
verilmez ise bu durumda aile, kızın kaçacağını düşünerek tedbirli olur.
Ancak, çoğunlukla delikanlı, bazı iş birlikçi aile üyelerinin yardımıyla
genç kızı kaçırır. Eskiden bir kız kaçmışsa uzun zaman ailesi tarafından
bağışlanmaz ve bayramlaşma vesilesiyle baba ocağına gelmesine bile
müsaade edilmezdi. Bu inat, bazen gelinin ilk çocuğuna gebe olduğu
duyuluncaya kadar sürebilirdi.
Son yıllarda mübadiller arasında bu eski geleneklerin büyük
ölçüde çözüldüğü ve gençlerin tümüyle kendi aralarında anlaşmaları ile
sadece adet yerine gelsin diye kız istendiği görülmektedir.
Nişan Adetleri
Söz yüzükleri takıldıktan kısa bir süre sonra nişan
hazırlıkları başlar. Nişan öncesi gençler aile büyükleri tarafından
çarşıya götürülür. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerine
giyecek alırlar. Kızın aldıkları oğlan evine oğlanın aldıkları kız evine
götürülür. Daha sonra alınan kıyafetler, karşı tarafın birinci derece
akrabalarına birer hediye (çoğunlukla kılık kıyafet türünden) eklenerek
bohçalanır. Aracılar vasıtasıyla karşı tarafa gönderilir.
Nişana erkek tarafı kutular dolusu lokum ve bisküvi ile
çerez götürür. Konu komşu ve akrabalar davet edilir. Misafirler neşe
içinde sohbet ederler. Ailelerden tahsil ve yaş yönünden sayılan bir
kişi kısa bir konuşma yaparak nişan yüzüklerini keser.
Son yıllarda nişan töreninin düğün gibi bir eğlence ile
yapılması geleneği yerleşmiştir. Nişanlanan çiftler, son yıllara kadar
sadece bayram günleri el öpmek için birlikte gezebilir, bu geziler
sırasında gelin adayının bir bayan yakını da yanlarında refakat ederdi.
Son yıllarda bu konuda aileler yumuşamışlardır. Yine nişanı takip eden
ilk bayram günü karşılıklı birer nişan hediyesi götürme geleneği de
vardır.
Eskiden nişanlı kalma süresi oldukça uzun sürerdi.
Genellikle erkekler askere gitmeden nişanlanır, iki yıl civarında süren
askerlikten sonra makul bir süre içinde düğün yapılırdı.
Köy Düğünleri
Köy düğünleri pazartesi günleri gelinin çeyizlerini
sergilemek üzere sermesi ile başlar. Bu arada baklavalar açılır, düğün
hazırlıkları sürer. Komşu aileler yardıma koşar, tatlı bir telaşla düğün
hazırlığı yapılır.
Köydeki tüm bayanlar, serilen çeyizleri görmek üzere gelin
evine uğrar. Perşembe günü damat, birkaç yakınıyla gelir ve çeyizleri
kız evinden alır. Bu arada gelinin akrabaları içinde çocuk yaşta
olanlar, çeyiz sandığının üzerine oturur ve damattan bahşiş almadan
kalkmaz. Ğer daha önce dini nikah yapılmadıysa dini nikahın da mübarek
kabul edilen perşembeyi cumaya bağlayan gece kıyılması tercih edilir.
Cuma namazı vakti, genellikle köy caminde mevlit okutulur.
Öğleden sonra her iki tarafta düğün hazırlıkları alabildiğine
hareketlenir.Cumartesi günü kına gecesi yapılır. Kız evine kınaya giden
erkek tarafından, gelinin eltisi ve görümcesi, dış kapıda ayak sürer ve
içeri girmek için nazlanır. İçeri girmeleri için gelinin yakınları adeta
yalvarırlar. Görümce ve elti, meyve, kahve ve baklava ister. Bu istekler
hiç kırılmaz. Hatta eskiden ayakkabılarını da sildirirlermiş. Üstelik
silindikçe ayakkabılar batırılır, adeta kız evine eziyet ederlermiş. Bir
süre devam eden bu ayak sürüme, en son gelin kızın gelip eltisine ve
görümcesine hoş geldiniz demeleriyle sona erer ve bunun ardından kına
için eğlenceler başlardı.
Kına gecesinde gelin ağlatma türküsü olarak bir Rumeli
Türküsü olan “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” söylenir Kına
yakılırken gelinin ayak sürüdüğü görülür, damadın yakınları elini açması
dil dökerler. Gelin ancak kayınvalidesinden ya da görümcesinden bir
hediye alınca (çoğunlukla bir çeyrek altın) elini açar.
Kına gecesinin bitiminde ya da bazen sonuna doğru hem kız
tarafından hem de erkek tarafından erkekler, hep beraber toplanıp konak
denilen geleneği yerine getirirlerdi. Bu geleneğe göre, aralarında köyün
sayılan kişilerinin de bulunduğu bu kişiler, geleneksel Rumeli konak
havaları eşliğinde bazen halay çekerek bazen de müsait buldukları
yerlerde oturarak yavaş yavaş erkek evine giderler. Bu arada konak
gidenlerin önünde bayrak taşıyan bir kişi bulunur. Bu kişi zaman zaman
maniler atarak en başta yürür. Konak gidenler, bazen yanlarında süslü
bir yük hayvanı (at, katır ya da eşek) bulundurur ve bu hayvan da
mendiller ya da kurdeleler ile süslenmiştir. Konak gidenler, aradaki
mesafe çok kısa olsa bile saatler süren bir yolculukla erkek evine
varırlar, Hava şartları müsaade ederse konak, neredeyse sabahın ilk
ışıklarına kadar sürer. Konak sırasında genellikle alkol (rakı) alınır
ve havaya silah sıkılır.
Aslında düğünde en çok yorulanlardan birisi de kuşkusuz
davul-zurna grubudur. Konak nedeniyle sabaha kadar çalan davullar,
ertesi gün öğle ezanına doğru başlayan düğünle beraber yeniden vurmaya
başlar.
Pazar günü erkek evinde başlayan düğün, ikindi üzerine
kadar sürer. Konuklara etli kazan pilavı, etli yufka, çorba (eskiden
genellikle sütlü çorba), kuru fasulye ya da nohut gibi bir sulu yemek
ile ayrandan oluşan sofralar kurulur, ikramlar yapılır. Düğünün her
türlü organizasyonunu, damadın evli, orta yaşlarda ve becerikli bir
akrabası yapar, buna düğün kâhyası denir.
Bu arada içki kullananlar için oynayanları görebilecekleri
bir yerde, ama toplanan diğer kişileri de rahatsız etmemeleri için
birazcık ayrı bir köşede ayrı masalar kurulur. Bu kişilere Rumeli oturak
havalarını çalan davulcular, oyun oynamak istendiğinde bu defa oyun
havaları çalar.
Düğün sırasında güvey tıraşı denen bir gelenek yerine
getirilir. Buna göre, damat, herkesin görebileceği ortalık bir yere
oturtulur. Bir berber tarafından sakal tıraşı yapılır. Bir taraftan
davullar çalar. Düğünde bulunanlar damada para asarlar. Bu paralar,
önceden yapılan anlaşmaya göre damatta kalabileceği gibi berbere bahşiş
olarak da verilebilir. Güvey tıraşının sonlarına doğru damadın
arkadaşları oyna kalkarlar. Birkaç tur döndükten sonra damadı da
kaldırırlar ve hep birlikte birkaç tur daha oynarlar.
İkindi üzeri damat tarafında düğün biter. Büyükçe bir
konvoy oluşturulur. Bu konvoylar artık motorlu taşıtlardan oluşsa da
eskiden binek hayvanları kullanılırdı. Eskiden gelin alıcıya giden
kadınlar beyaz yaşmak örtünürler ve sırtlarına beyaz yatak çarşafları
geçirerek giderlermiş. Gelin alıcıya katılanlara birer mendil dağıtılır.
Şimdilerde mendilden çok arabaların aynalarına renkli kurdeleler
bağlanmaktadır.
Gelin alayı kız evine varınca burada genellikle erkek
tarafına bir takım zorluklar çıkartılır. Gelinin erkek kardeşleri kızı
uzun süre içeride tutarlar, davulcular sabırsızlıkla tempolu biçimde
çalarlar. Erkek tarafından geline verilmek üzere bir bahşiş istenir,
bunun pazarlıkları yapılır. Erkek tarafı alttan alır, ancak birinci
dereceden olmayan bazı akraba ve komşular kız tarafı ile tatlı tatlı
münakaşa ederek süreci çabuklaştırmaya çalışırlar.
Bu sırada gelinin yakınları, bir ağaca önceden astıkları
yumurtanın vurularak kırılmasını ister. Genellikle ilk teşebbüsü damat
yapar. Birkaç teşebbüsten sonra damada diğer yakınları da eşlik etmeye
başlar. Kız tarafı, yumurta kırılıncaya kadar gelini vermez. Şimdilerde
daha çok Çinik civarında yaygın biçimde yapılan bu gelenek, son yıllarda
unutulmaya yüz tutmuş, uygulanan yerlerde ise sadece bir şakalaşma
vesilesi haline gelmiştir. Çünkü, ağaca asılı yumurtayı kıracak kadar
iyi nişan alabilen pek kimse de kalmamıştır.
Gelin alayı, kız evinden dönüşte mutlaka farklı bir
güzergâh kullanır. Yol boyunca gelin arabasının önü bahşiş isteyen
çocuklarca sık sık kesilir. Yol boyunca mutlaka bir çayın üzerinden
geçilir, mendil atılır. Bugün Bafra’da Kızılırmak’ın üzerinden
geçilmektedir. Gelin alıcılar,erkek evine yaklaşınca herkes araçlarından
iner ve davul – zurna eşliğinde oynayarak ve biraz da ağırdan alarak eve
kadar gelinir. Bu arada artık akşam olmak üzeredir.
Gelin eve girerken koltuk altına bir kuran-ı kerim verilir.
Gelin, evin duvarına bir parça yağ sürer, bir cam bardağı kırar. Gelinin
üzerine bereketli olsun diye pirinç atılır. Eskiden eve girerken gelinin
duvağını gül dalı ile kaynanası açarmış.
Gelin içeri girince düğün dağılır, yalnızca çok yakın
akrabalar ve damadın arkadaşları kalır. Kadınlar gelinle, erkekler
damatla akşam yemeği yerler.
Gelin odasına alınır. Bir erkek ceketinin üzerine üç kere
oturtulup kaldırılır. Kucağına anası babası sağ bir erkek çocuk
oturtulur. Gelin içine bozuk para sokulmuş bir elmayı kucağındaki çocuğa
hediye eder.
Akşam namazından sonra damadın yakınları, damadı biraz
sırtına vurarak sertçe gelinin bulunduğu odaya iteklerler. İçeride,
gelin ve damat, kız tarafından gönderilmiş baklavadan birkaç diş
yedikten sonra ikişer rekât namaz kılar.
Gelin, ertesi sabah, erkenden damadın küçük erkek
kardeşiyle birlikte yakınlardaki bir çeşmeye ya da pınara gider. Burada
doldurulan bir testi su, geri dönüşte azar azar dökülerek getirilir.
Gelin, kendisine eşlik eden kayınbiraderine bir mendil hediye eder.
Hamilelik ve Çocuk
Doğurma
Eskiden sağlık hizmetlerinin yaygın olmadığı yıllarda,
çocuğu olmayan, düşük yapan ya da çocukları ölü doğan kadınların
tedavisi için batıl bir inanış olarak gelincik külü yedirme biçiminde
ilginç bir yöntem uygulanırdı. Bazı köylerde, doktor tedavisinden netice
alınamayan durumlarda son çare olarak hala uygulanan bu yöntemde,
avlanan gelinciğin cesedi ateşte yakılır. Hayvanın derisi ve eti ateşte
kaybolur, kemikleri de yanarak külleşir. Bu kemik artığı küller kadına
yedirilir. Eskiden doğrudan kaşıkla yapılan bu yutturma işlemi, sonradan
içi boşaltılan ilaç kapsüllerine kül doldurularak yapılmaya
başlanmıştır.
Yine eskiden, yeni doğan bebeğin ilk üç gün aralıksız
Hocaya götürülüp okutulması biçiminde bir inanış olduğu da
anlatılmaktadır.
Halk Oyunları
Mübadillerin halkoyunları, kendilerine özgü figürler taşır.
Biraz Ege bölgesi halkoyunlarını, biraz da Balkan yarımadasının yerel
kültürlerinin folklorunu andırır.
Belli başlı oyunlar arasında Rumeli karşılaması, Zigoş (cüguş)
ve Debreli Hasan sayılabilir. Oyunlar, temelde aynı isimleri ve tarzı
taşıyor olsa da Bafra yöresi ile Samsun – Tekkeköy bölgesi için bazı
farklılıklar da gösterir.
Cüguş, erkekler tarafından oynan bir oyundur. En az altı
kişiyle, ancak idealde 6 çift (12 kişi) ile oynanır. Drama iline bağlı
Libotun kasabasının Zigoş köyünün adıyla bilinen bu oyun, kendisine özgü
melodisinin davul zurna ile çalınması ile başlar. Bu melodi çalınırken
oyuncular ağır hareketlerle eş seçer, karşılıklı sıralanır. Başlangıçta
son derece ağır hareketler eşliğinde oynanan oyun, gittikçe hızlanan
ezgisiyle birlikte hareketlenir. Sert figürlerin ardından zurna susar,
oyuncuların el çırpışları ve sert davul sesleriyle devam eden oyun, yine
ezgisiz davul vuruşları eşliğinde devam ederken oyuncular ellerini
kuşaklarına sokar, naralar atılır. Zurna tekrar çalmaya başlayınca sert
hareketlerle çömelmelerin yapıldığı figürler yapılır. Bir ara
mübadillerin hora diye adlandırdıkları biçimde kol kola sıralanarak
oynanan oyun, sonra yeniden çiftler halinde devam eder. Serbest
salınımlar ve kucaklaşmanın ardındn oyun biter.
Debreli Hasan oyunu ise en az 6 kişiyle oynanır.
Mübadillerin zevkle ve gururla oynadıkları bu oyunda omuz omuza dizilen
oyuncular, biraz da asimetrik ayak hareketleriyle, oldukça ağır bir
tempoyla, bazen çökerek ya da eğilerek mağrur figürlerle oynarlar. Oyun
sırasında genellikle Roman kökenli olan zurnacı, sırayla oyuncuların
kulaklarına doğru çalarak para ister. Oyuncular, banknotları huni
biçiminde sarıp zurnanın deliğine sokar. Debreli Hasanı oynayan içinde
maddi durumuna güvenenler en başa geçip bol bahşiş verir, bahşişi bol
verecek kişi, zurnacının uzun uzun kulağına çalmasını sağlar. Bu oyunda
verilen bahşişin miktarı, oyuncuların maddi gücünü gösteren bir ölçüdür.
Debreli Hasan oyununun son yıllarda artık kadınlı erkekli karışık
oynandığı hatta kadınların da bahşiş verdikleri görülmektedir.
Diğer mübadil oyunları arasında, Paşa Dudu, Ağacenin
Fatmesi, karşılama, tirtom gibi Batı Trakya oyunları dışında telgrafın
telleri ve kasap gibi yine Ege – Rumeli kültürünün ortak oyunları da
sayılabilir.Bu oyunlar, bir davul ve iki zurnadan oluşan “çalgı” denen
yerel orkestra eşliğinde oynanır ve her oyunun kendisine özgü bir
melodisi vardır.
Asker Uğurlama
Mübadiller için askerlik büyük bir onurdur. Askere
uğurlanacak gençler için bir önceki hafta sonu köylerde gençler arası
küçük bir eğlence yapılır. Köyün gençleri bir araya gelir, davul
çaldırır ve oyunlar oynar. Köylüler, gençlere küçük hediyeler ve bahşiş
verir. Askere gidecekleri gün ise tüm akrabaları ve arkadaşları,
gençleri otobüslerine kadar uğurlar.
«
Geri dön
Başa dön

|