|
BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞININ TARİHİ
Balkanlardaki Türk varlığının başlangıcı,
genel kanının aksine, Osmanlı döneminden çok öncelere dayanır. İlk
olarak Hun Türkleri'yle başlayan bu mevcudiyet, Orta Asya'dan göç eden
çeşitli Türk boylarıyla devam etmiştir. Bu topluluklar bölgenin kültürel
gelişimine büyük katkıda bulunmuş ancak büyük çapta asimilasyona
uğramışlardır. Örneğin Volga boylarında yaşayan ve Türkçe konuşan Bulgar
Türkleri, Slavların içinde asimile olmuş ve bir Slav topluluğu olarak
anılmışlardır.
|

Osmanlı dönemindeki İstanbul'u resmeden bir tablo |
Balkanlar'ın Osmanlı İmparatorluğu
tarafından fethi, bölgede yeni ve parlak bir dönemin başlangıcı
olmuştur. Yaklaşık 500 yıl süren bu iktidar döneminde bölgenin sosyal,
ekonomik ve kültürel yapısı büyük bir gelişme göstermiştir. Günümüze
kadar ulaşan kültür mirasının büyük bir kısmı bu dönemde inşa
edilmiştir. Yine bu dönemde Türkler, Balkan topraklarında yaşayan
çeşitli topluluklarla köklü bağlar kurarak bölgedeki Müslüman-Türk
varlığını kalıcı hale getirmişlerdir.
Her dönemde büyük bir stratejik öneme
sahip olan Balkanlar, Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da bu önemini korumuş ve Türk dış
siyasetinde önemli bir yer tutmuştur. Ancak bu tarihten itibaren bölgede
yaşayan Müslüman-Türk topluluklar açısından yeni ve zorlu bir dönem
başlamıştır. Etnik kökenlerinden veya dinlerinden dolayı uygulanan
baskılar ve göçlere rağmen varlıklarını muhafaza etmeyi başaran bu
soydaş ve dindaşlarımız, günümüzde kısmen de olsa bazı sıkıntıları aşmış
ve yeni imkanlar elde etmişlerdir. Şimdi, Balkanlar'daki Müslüman-Türk
varlığının bu uzun tarihini daha yakından inceleyelim.
1.1.Osmanlı'dan Önceki Dönem
Hazar denizinin kuzeyindeki steplerde
hüküm süren Hun Türkleri, Balkanlar ve Avrupa'ya ilk ayak basan
Türkler'dir. 4. yüzyılın başından itibaren batıya doğru ilerleyen
Hunlar, 376 yılında Volga nehrini geçerek Balkanlar'da yerleşmeye
başlamıştır. İlerleyen yıllarda Hun İmparatoru Attila liderliğindeki
ordular Fransa ve İtalya'ya kadar ulaşmışlardır. Ancak bu ilerleyiş uzun
sürmemiş, Türk boyları kısa süre içinde eski etki ve güçlerini
kaybetmişlerdir. Özellikle Slav göçlerini takip eden dönemde Türk
boyları bölge halkının arasında asimile olmuştur.
Türkler'in Balkanlar'la olan ilişkisi Büyük
Selçuklu ve Anadolu Selçuklu İmparatorluğu dönemlerinde de devam
etmiştir. Bölgede Müslüman toplulukların oluşumu da bu dönemde
başlamıştır. Özellikle II. Keykubat zamanında Bizans yönetimiyle iyi
ilişkiler kurulmuş, Dobruca bölgesine Sarı Saltuklu Türkleri
yerleştirilmiştir. Bu Müslüman Türk gruplar bulundukları bölgede
İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunmuşlardır.
Saltukname
adlı ünlü eser bu çalışmaları konu edinmektedir.
|

"İstanbul'da Yelkenliler", duralit üzeri yağlıboya, Salvator
Colacicco |
13. yüzyıla kadar Balkanlar'da yaşayan
Türk toplulukları burada Orta Asya'dan getirdikleri kültüre ait derin
izler bırakmışlardır. Yapılan arkeolojik kazılarda Hunlara ait kazan,
kupa, tas, deri aksesuar gibi çeşitli gündelik eşyalar ve silahlar
bulunmuştur.2
Özellikle Bulgaristan'da yaşayan ve "Eski Bulgar Türkleri" olarak
adlandırılan gruplar zengin bir edebiyat mirası bırakmışlardır. Ponta
Bulgarları, Gagavuz Türkleri, Kuman ve Kıpçaklar Türk folklorunu bu
bölgede yaşatmış ve yaygınlaştırmışlardır.
Kısacası Türkler, Osmanlı İmparatorluğu
bölgeye hakim olmadan çok önce Balkanlar'a yerleşmiş ve bölgenin etnik,
sosyal ve kültürel yapılanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu etki
bölgenin adetlerine, geleneklerine ve hatta yemeklerine kadar günlük
yaşamın bütün alanlarına yansımıştır.
Balkanlar'da gerçek anlamda Müslüman-Türk
varlığının doruk noktasına ulaşması ise 13. yüzyıldan itibaren Osmanlı
İmparatorluğu'nun fetihleriyle gerçekleşmiştir.
1.2. Osmanlı Döneminde Balkanlar
13. yüzyılın sonlarında Anadolu Selçuklu
Devleti'nin yıkılmasıyla Anadolu'da birçok beylik kuruldu. Bunlardan
biri olan Osmanlı Beyliği, kısa bir süre içinde Eskişehir, Bilecik,
İnegöl ve Bursa'yı fethederek Osmanlı Devleti'ni kurdu ve Anadolu'daki
otorite boşluğunu doldurdu. Aynı dönemde, Moğol baskısından kaçan
Türkmenlere de kapılarını açan Osmanlı Devleti, 14. yüzyıldan itibaren
Batıya doğru fetihler yapmaya başladı.
Osmanlı Ordusu 1321 yılında Mudanya'yı
alarak Rumeli topraklarına ayak bastı. 1345 yılında Karesi Beyliği'nin
fethiyle Rumeli'ye geçiş kolaylaştı. Bu tarihten itibaren Türkmenler,
başta Trakya olmak üzere Balkan topraklarına yerleştirilmeye başlandı.
|

Ayvazovski'nin "İstanbul Manzarası" isimli yağlıboya tablosu |
1352'de, tahtı ele geçirmek için
Osmanlılardan yardım alan Bizans İmparatoru Kantakuzenos, bu yardımın
karşılığı olarak Çimpe kalesi ve çevresini Orhan Gazi'ye bıraktı. Bu
bölge, Süleyman Paşa'nın önderliğinde Balkanlar'a yayılmak için önemli
bir üs olarak kullanıldı. Anadolu'dan getirtilen kuvvetler bu bölgeye
yerleştirildi ve Osmanlı'nın Rumeli'deki varlığı kalıcı hale getirildi.
Dönemin tarih kayıtlarına göre başta Bolayır ve Malkara olmak üzere,
bölgede, Bulgurlu, Esendük, Şeyh Halil, Kara Ahi gibi Türkçe isimler
taşıyan çok sayıda köy ve yerleşim yeri kurulmuştu.
1361 yılında Edirne'nin fethi,
Balkanlar'da Osmanlı için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Kısa
süre sonra devletin merkezi buraya nakledilmiş ve fetihlere ağırlık
verilmiştir. Bu fetihlerde özellikle Evrenos Gazi, Hacı İlbeyi gibi
akıncı beylerinin çok önemli faaliyetleri olmuştur.
I. Murat, 1363 yılında Filibe'yi fethetmiş
ve Türkmen göçünü hızlandırmıştır. Bizans topraklarının fethedilmesi
üzerine Papa'dan yardım isteyen Bizans, bir Haçlı ordusu kurulmasına ön
ayak olmak istemiş ancak bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 26 Eylül 1371'de
yapılan savaşta Sırplar yenilgiye uğratılmış, bu sayede Batı Trakya ve
Makedonya'nın yolu açılmıştır. Bu dönemde Vardar'ın doğusu ele
geçirilmiş, 1372'de Selanik önlerine gelinmiştir. Daha sonra sırasıyla
Sofya, Manastır, Pirlepe, Ohri ve 1386'da Sırbistan'ın anahtarı olan
Niş, 1389 ise Sırbistan fethedilmiştir. 1392 yılında Üsküp'ün ele
geçirilmesinin ardından bu şehir ve çevresi, Osmanlı Devleti'nin en
önemli uç merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1430 yılında Selanik'in
fethinden sonra Semendire de Osmanlı topraklarına katılmıştır.
1448 yılında II. Kosova Savaşı'nın
kazanılması, Balkanlar'daki Osmanlı hakimiyetini güçlendirmiştir. 1453
yılında İstanbul alınmış ve Fatih Sultan Mehmed döneminin sonuna
gelindiğinde Yunanistan, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna dahil olmak
üzere Balkanlar'ın neredeyse tamamında hakimiyet kurulmuştur. 1521
yılında Sultan Süleyman Belgrad'ı ele geçirerek Macaristan'a giden yolu
açmıştır.
Osmanlı Devleti'nin gerçekleştirdiği bu
büyük çaplı fetihlerin ardından, Balkanlar'da büyük bir Müslüman-Türk
nüfusu oluşmuştur. Sadece Müslüman ve Türk gruplar değil, hakimiyet
altında olan bütün Balkan ulusları, Osmanlı yönetimi altında parlak bir
dönem geçirmişlerdir. Osmanlı'nın adil bir yönetim uygulaması, halkın
dinini, malını, canını, namusunu güvence altına alması, hakim olduğu
bölgelerde imar çalışmalarına önem vermesi farklı halkların barış içinde
birarada yaşamasını sağlamıştır.
|

İstanbul'un Fethi |
Bu mutlu dönem, 19. yüzyılın başından
itibaren yerini karmaşaya bırakmış, ulus devletlerin kurulmasına kadar
geçen süreçte büyük savaşlar yaşanmış, büyük can ve mal kaybı olmuştur.
Çeşitli ideolojik-etnik çatışmalar sadece Müslüman-Türk grupları değil,
Balkanlar'da yaşayan birçok ulusu olumsuz yönde etkilemiş, önemli
yaralar açılmasına sebep olmuştur.
Fransız İhtilali'ni takip eden dönemde,
aşırı milliyetçilik akımlarının etkisi altına giren Balkan ulusları,
Osmanlı yönetimine karşı, peş peşe isyanlar başlatmış ve kendi ulus
devletlerini kurmuşlardır. Bu dönemde, tersine bir göç yaşanmış, Balkan
Türkleri'nin büyük bir kısmı Anadolu'ya dönmek zorunda kalmışlardır.
Ancak bütün bu göçe rağmen, Balkanlar'da hatırı sayılır miktarda
Müslüman-Türk nüfusu kalmış, bu gruplar Anavatan'la olan bağlarını
koparmamışlardır. Osmanlı'nın yıkılmasından sonra da Balkanlar ve Balkan
Müslüman-Türk halkları, Türk dış politikasının en önemli konularından
biri olmuştur.
1.3. Osmanlı Yönetim Anlayışı
Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm
bölgelerdeki halklara iyi davranmış, onların haklarını yaşadıkları
yerlerde korumuştur. Bu bölgelerin yerel askeri güçleri, Osmanlı
egemenliği altına girmeye teşvik edilmiş ve daha sonra sancaklarda
Hıristiyan tımar erleri olarak görevlendirilmişlerdir. "İstimalet" adı
verilen bu uzlaştırıcı politikaya göre, bölge halkının gönlü kazanılmış,
adalet ve hoşgörüye dayanan yönetimin bir parçası olarak bu halklara din
ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Yine aynı politikaya uygun olarak yerel
halka karşı şefkatli bir üslup kullanılmış, asla baskıcı ve zorlayıcı
bir politika izlenmemiştir. Özellikle dini Ortodoks olan Rumeli
halklarını, dönemin Katolik Kilisesi'nin baskısından kurtarmaları,
Türkler'in kurtarıcı olarak tanınmalarını sağlamıştır.
Osmanlı'nın bölgedeki farklı etnik kökene
ve dine sahip olan halklara gösterdiği hoşgörü ve adalet, bu milletler
tarafından da ifade edilen bir gerçektir. 12 Şubat 1867 tarihli bir
metinde, Bulgarların 500 yıllık Osmanlı idaresi boyunca ne kadar huzurlu
ve güvenli bir hayat yaşadıkları, benzer bir ortamı dönemin diğer
milletlerinin idaresinde bulmalarının mümkün olmadığı şöyle ifade
edilmektedir:
Bulgar Milleti kulları beş yüz seneden
beri Osmanlı idaresi altında mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre
zarfında mal, can ve dinleri fesatçıların ve kötülük peşinde olan
kişilerin tecavüzünden muhafaza edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde
yaşayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz
kaldıkları gibi kendilerine her türlü haksız muamele de reva
görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi altında yaşayan kuvvetliler tarafından
güçsüzlere hiçbir şekilde eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar
devletin bahşettiği adalet ve hakkaniyetten aynı nisbette
faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki Hıristiyanlar arasında din ve
mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit muamele edilmiştir.
|

Osmanlı Devleti dünya tarihinin en uzun ömürlü ve en büyük
devletlerinden biri olmuştur. Osmanlı'yı böylesine etkili ve
görkemli kılan, (üstün askeri gücünün yanı sıra) idaresi
altındaki milletlere tanıdığı haklar ve yöneticilerinin adalet,
hoşgörü gibi güzel özellikleridir. |
Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek
Rusya'ya göç eden Bulgarların 30 Ocak 1862'de Osmanlı Devleti'ne geri
dönebilmek için padişaha yazdıkları mektup, Osmanlı'nın Balkanlar'da
inşa ettiği nizamı ifade eden bir başka örnektir:
Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve
her türlü nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler,
Rusya'ya gitmekle yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar
olduğumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve
bu işi bilerek yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz.
Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler gibi kandırılan Bulgar
hemşehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına
dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.
Osmanlı İmparatorluğu'nun gayrimüslimlere
olan hoşgörüsü, ilerleyen yüzyıllarda da sürmüştür; İspanya'daki
Engizisyon vahşetinden kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı
topraklarında bulmuşlardır. Bu hoşgörünün kaynağı ise, Kuran ahlakıdır.
Allah Kuran'da Müslümanlara; Kitap Ehli'ne, yani Yahudi ve
Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını emretmiştir:
İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir
tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene
iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na
teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)
|

Osmanlı'da günlük yaşamı konu alan bir yağlıboya tablo |
Bu şuurla hareket eden Osmanlı
yöneticileri, tüm tarihçilerin kabul ettiği örnek bir hoşgörü
sergilemişlerdir. Yeni fethedilen bölgelerdeki halkın sıkıntılarının
giderilmesi, Osmanlı'ya duyulan sempatiyi de artırmıştır. Yine bu
bölgelerde Hıristiyanların örflerine ve idare şekillerine de
dokunulmamıştır. Dahası Osmanlı yönetimi halkın önceki yönetime ait
vergi yükünü azaltacak düzenlemeler yapmış, keyfi uygulamalara son
vermiştir.
Bu dönemde, Osmanlı Devleti sistemli bir
iskan politikası uygulamış ve uzun yıllar boyunca Anadolu'dan
Balkanlar'a yapılan Türkmen göçleri sayesinde, başta Rumeli olmak üzere
Balkanlar'ın büyük bir kısmı Türk yurdu haline gelmiştir. Bu göçlerle
ilgili olarak birçok tarihi kayıt bulunmaktadır. Osmanlı tarihçisi
Mehmet Neşri'nin düştüğü kayıtlardan biri şu şekildedir:
…Süleyman Paşa Rum-iline geçti, evvel
atası Orhan Gazi'ye haber gönderdi. "Kim devletli sultanımın himmetiyle
Rum-ilini fethetmeye sebep olundu, küffarın gayrette zebunluğu vardır",
dedi. Ve "bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok adam gerek, lütf
edip yarar yoldaş gönderesiniz", dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü işitip
ferahnak oldu. Karesi vilayetinde göçer Arab olurdu. Göçer evlerle
gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp Rum-iline geçirdi.
Bir zaman Gelibolu nevahisinde sakin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan
feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi vilayetinin halkı dahi gelir
oldular ve gelenler yurt tutup gazaya meşgul oldular…
Bu göç hareketi daha çok şimdiki
Bulgaristan yönünde gerçekleşmiş, Varna'dan Tuna'ya uzanan bölgede çok
sayıda Türk yerleşim bölgesi kurulmuştur. Bir çeşit tapu-kadastro
defteri olan "mufassal tahrir defterleri"nin kayıtlarında bu köyler
Türkçe isimleriyle ayrıntılı olarak belirtilmiştir.
|

Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki bölge
halkının gönlünü kazanmış, adalet ve hoşgörüye dayanan
yönetiminin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan
hürriyeti tanımıştır. |
Özellikle Yıldırım Beyazıd döneminde göç
hareketi hızlanmış, bölgeye yapılacak yerleşimlerde büyük teşvikler
uygulanmıştır. Bu çerçevede göçerlere zengin topraklar, aşiret olarak
göçenlere yurtluk, tımar gibi ayrıcalıklar sağlanmıştır. 15. yüzyılda,
Trakya, Bulgaristan ve Makedonya tamamen Türk hakimiyeti altına
girmiştir.
Bu dönemde yerel halk arasında İslamiyet
yayılmaya başlamış, Hıristiyan köylerinde yaşayan ve İslam'ı seçen
köylüler, nüfus kayıtlarına baba adlarını Abdullah olarak düşmüşlerdir.9
Bir süre sonra, Serez, Filibe, Babadağ, Elbasan, Saraybosna, Silistre,
Üsküp, Priştine, Kırçova, Gostivar ve Kalkandelen gibi önemli yerleşim
yerleri birer Türk şehri haline gelmiş, bu şehirlerde yaşayan
gayrimüslim halkın büyük bir çoğunluğu İslam dinine geçmiştir.10
16. yüzyılda Üsküp ve Manastır nüfusunun % 65-70'i, Niğbolu ve
Tırnova'nın % 50'si, Vidin, Sofya ve Filibe'nin % 70'i Müslümanlardan
meydana gelmiştir.
Osmanlı yönetimi, bu bölgelerde iskanla
birlikte imar çalışmalarına da önem vermiş, Balkanlar baştan sona han,
hamam, cami, köprü, medrese gibi Osmanlı eserleriyle donatılmıştır. Bu
huzur ve refah dolu dönem 19. yüzyıla kadar devam etmiştir.
1 Balkanlar'daki Türk Kültürünün
dünü-bugünü-yarını, Uludağ Üniversitesi yayınları, Hazırlayan: Hasan
Basri Öcalan, s.145-146
2 Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara 2001, s.137
3 Halil İnalcık, Osmanlı, Cilt I, Ankara 1999, s.64
4 H.A. Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, s.112
5 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 89
6 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 79
7 Halil İnalcık, “Rumeli” Cilt IX, s.760
8 Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-nüma I, Ankara 1987, s.182-183
9 Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, İstanbul 1993, s.20
10 Hasan Kaleshi, “Türkler'in Balkanlar'a Girişi ve İslamlaştırma”,
1981, s.190-192
11 Balkan Türkleri, Asam Yayınları, Ankara 2003, s.15
«
Geri
dön
Başa dön

|